Schrödinger'in Kedisi ve evrenin matematiksel denklemlerinde aynı anda hem var hem yok olma ihtimal bulutu.
İÇERİĞİ AÇ →Çift Yarık Deneyi ve Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi. Madde mi, dalga mı? Kararı gözlemcinin vermesi.
İÇERİĞİ AÇ →Sürekli ölçüm yaparak sistemin zamanını dondurmak: Evrene art arda 'Reset' komutu göndermek.
İÇERİĞİ AÇ →Mesafesiz bağ (Spooky Action) ve devasa uzay boşluğunun bir illüzyon olduğunun kanıtı.
İÇERİĞİ AÇ →No-Cloning (Kopyalanamazlık) Teoremi ve ışınlanmanın ölümcül "Kes-Yapıştır" bedeli.
İÇERİĞİ AÇ →"Eğer gerçeklik dışarıda değil de gözlemcinin zihnindeyse, bu zihin nedir?"
BÖLÜM 3: BİLİNÇ VE BEYİN'E GEÇ →Klasik fizikte ve gündelik yaşantımızda her nesnenin kesin bir durumu vardır; bir lamba ya açıktır ya da kapalıdır, bir yazı tura atıldığında para ya yazıdır ya da turadır. Ancak kuantum dünyasının kapısından içeri girdiğimizde, gerçekliğin bu kesinliği parçalanır.
Kuantum mekaniğinin temelini oluşturan Schrödinger Denklemi ($i\hbar \frac{\partial}{\partial t}\Psi = \hat{H}\Psi$), sistemin zaman içindeki evrimini bir dalga fonksiyonu olarak tanımlar. Karşımıza çıkan bu duruma Süperpozisyon (Üst Üste Binme) denir: Bir kuantum sistemi, ona bakılmadığı (ölçülmediği) sürece olası tüm durumların üst üste bindiği bir "ihtimal bulutu" (dalga fonksiyonu) olarak varlığını sürdürür.
Bu akıl almaz durumu makro dünyaya taşımak isteyen Erwin Schrödinger, 1935'te bilim tarihinin en ünlü ve en yanlış anlaşılan düşünce deneyini kurguladı: Schrödinger'in Kedisi.
İzole edilmiş çelik bir kutunun içine canlı bir kedi, radyoaktif bir atom, bir geiger sayacı ve zehirli bir gaz şişesi koyalım. Radyoaktif atomun bir saat içinde bozunma ihtimali tam olarak %50'dir. Eğer atom bozunursa, sayaç bunu algılar, zehir şişesini kırar ve kedi ölür. Eğer bozunmazsa, şişe kırılmaz ve kedi yaşar.
Kutu kapalıyken kedi, bir zombi veya yarı-ölü bir yaratık değildir. Sistem, $|\Psi\rangle = \frac{1}{\sqrt{2}}|Diri\rangle + \frac{1}{\sqrt{2}}|\ddot{O}l\ddot{u}\rangle$ denklemiyle ifade edilen zıt iki gerçekliğin aynı anda yaşandığı bir matematiksel belirsizlik içinde askıda kalır. Evrenin matematiğinde kedi aynı anda hem %50 ölü hem de %50 diridir.
Fizikçi Eugene Wigner bu durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirerek "Wigner'ın Arkadaşı" paradoksunu yarattı. Diyelim ki kedinin durumuna bakması için kutunun yanına bir arkadaşınızı koydunuz ve siz laboratuvarın dışında bekliyorsunuz. Arkadaşınız kutuyu açtığında onun için dalga fonksiyonu çöker ve kediyi ölü ya da diri görür. Ancak dışarıda bekleyen sizin için, kapı açılana kadar hem kedi, hem de arkadaşınızın kendisi hala süperpozisyondadır! Bu da şu korkunç soruyu doğurur: Gerçeklik, hiyerarşik olarak sadece en son izleyen gözlemciye göre mi "render" edilir?
Gerçeklik, ona bakmadığınızda neye benzer? Werner Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi ($\Delta x \Delta p \ge \frac{\hbar}{2}$) bize evrenin en alt katmanında kesinliğin yasaklandığını söyler. Bu sorunun cevabını arayan fizikçiler, tarihin en ürkütücü deneylerinden biriyle karşılaştılar: Çift Yarık Deneyi. Başlangıçta ışığın doğasını anlamak için yapılan bu deney, sonraları elektronlar ve hatta devasa moleküllerle tekrarlandığında, evrenin temel çalışma prensibine dair sarsıcı bir sırrı açığa çıkardı.
Ortasında iki ince yarık bulunan bir levhaya elektronları (maddenin temel yapı taşlarını) tek tek fırlattığınızı hayal edin. Arkada ise elektronların nereye çarptığını gösteren bir ekran olsun. Gözlem yapılmadığında parçacık bir olasılık dalgası gibi davranarak ekranda bir "girişim deseni" oluşturur.
Bilim insanları bu tuhaflığı çözmek için yarıkların hemen yanına, elektronun hangi yarıktan geçtiğini tespit edecek bir dedektör (gözlemci) yerleştirdiler. Sistem ölçüldüğü an, elektron dalga gibi davranmayı anında bıraktı. Olasılık bulutu çöktü ve elektron katı bir madde parçası gibi davranarak arkada iki net çizgi oluşturdu. Sistem, izlendiğini "biliyordu".
Ancak fizikçi John Archibald Wheeler bu deneyi "Gecikmiş Seçim Kuantum Silgisi" (Delayed Choice Quantum Eraser) olarak bilinen korkunç bir seviyeye taşıdı. Ya elektron yarıklardan geçtikten sonra, ama arka ekrana vurmadan hemen önce onu gözlemlemeye karar verirsek ne olur? Sonuç mantığı paramparça etti: Siz elektron yola çıktıktan sonra onu ölçmeye karar verirseniz, elektron geçmişe dönerek yarıklardan bir dalga değil, madde gibi geçmiş gibi davranır! Sizin şu anki tercihiniz, parçacığın geçmişteki fiziksel halini geriye dönük olarak yeniden yazar.
Kuantum dünyası bize maddenin, ona bir bilinç veya ölçüm cihazı temas edene kadar saf bir bilgi bulutundan ibaret olduğunu söyler. Gerçeklik ancak ona baktığımızda var olur. Bu durum evrenin, tıpkı oyunların oyuncunun arkasında kalan alanları çizmemesi gibi devasa bir işlemci tasarrufu kullandığını düşündürür.
Eski bir deyiş olan "bakılan çaydanlık kaynamaz" sözü, kuantum mekaniğinde sadece edebi bir metafor değil, matematiksel bir gerçektir. Antik Yunan filozofu Elealı Zenon, uçan bir okun her "an"da fotoğrafını çekerseniz, okun o anların hiçbirinde hareket etmediğini, dolayısıyla hareketin bir illüzyon olduğunu savunmuştu. Kuantum fiziği, binlerce yıl sonra Zenon'u ürkütücü bir şekilde haklı çıkardı.
Kuantum dünyasında bir sistem (örneğin bozunmakta olan radyoaktif bir atom), zamanla yavaşça başka bir duruma evrilir (bozunur). Bu başlangıç durumunda kalma olasılığı, zamanın karesiyle orantılı olarak düşer: $P(t) \approx 1 - (\frac{t}{\tau_Z})^2$. Ancak siz bu sistemi sürekli ve kesintisiz olarak ölçerseniz, yani ölçüm aralıklarını sıfıra yaklaştırırsanız ($t \rightarrow 0$), bu olasılık sürekli $1$'e eşitlenir. Atomun durumu asla değişmez. Bozunma durur.
Bunun sebebi, dalga fonksiyonunun her ölçümde başlangıç noktasına "çökmesidir". Atom tam bozunmaya karar verecekken, siz ona bakarsınız; evren parçacığı o anki durumuyla tekrar render eder. Sürekli bakarsanız, sistem sürekli başa sarar. Yani gözlemci, evrene art arda "Reset (Sıfırla)" komutu göndererek fiziksel zamanın o parçacık üzerinde ilerlemesini yasaklar.
Gözlem yapmak sadece pasif bir şekilde bilgiyi okumak değildir; gözlem yapmak evrene müdahale etmektir. Bir şeye yeterince sık ve yoğun bakarsanız, onun fiziksel olarak değişmesine izin vermezsiniz. Zaman fiziksel değil, ölçüme bağlı bir çerçevedir.
Albert Einstein'ın hayatı boyunca kabullenemediği ve "uzaktan hayaletimsi etki" (spooky action at a distance) diyerek alaya aldığı bu olgu, modern fiziğin en sarsıcı gerçeğidir. Dolanıklık, uzay ve mesafenin aslında devasa bir illüzyon olduğunu matematiksel olarak kanıtlar.
Laboratuvarda birbirine "dolanık" hale getirilmiş (entangled) iki parçacık düşünün. Dolanık bu iki parçacık, aralarındaki mesafe ne olursa olsun, tek bir kuantum durumu ($|\Phi^+\rangle = \frac{1}{\sqrt{2}}(|00\rangle + |11\rangle)$) ile birbirine kilitlenmiştir. Bu parçacıklardan birini Dünya'da bırakıp, diğerini evrenin öbür ucuna, milyarlarca ışık yılı uzağa gönderdiğimizi hayal edelim.
Dünya'daki parçacığa müdahale edip dönüş yönünü (spin) değiştirdiğiniz tam o an, milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki diğer parçacık da zıt yönde dönmeye başlar. Arada hiçbir sinyal, ışık veya radyo dalgası gidip gelmez. Evrenin mutlak hız sınırı olan ışık hızının bile milyarlarca yıl süreceği bir mesafeyi, bu etkileşim "sıfır" zamanda aşar.
Bell Teoremi ile kanıtlanan bu durum, fizikteki "yerellik" (locality) ilkesini paramparça eder. Fizikçiler Juan Maldacena ve Leonard Susskind, bu olayı ER=EPR (Solucan Deliği = Kuantum Dolanıklık) hipotezi ile açıklar. Onlara göre, dolanık iki parçacık aslında dört boyutlu uzayda aralarında görünmez bir solucan deliği inşa etmiştir.
Üç boyutlu uzayda aralarında devasa mesafeler varmış gibi görünen bu iki parçacık, evrenin derinlerindeki "kaynak kodunda" aslında aynı veri hücresini paylaşır. Uzay dediğimiz o engin boşluk, nesneleri ayırmak için değil, bilincimiz için yaratılmış düşük çözünürlüklü bir masaüstü kısayoludur.
Bilim kurgu filmlerinde karakterler bir kabine girer, enerjiye dönüşür ve başka bir gezegende anında yeniden birleşirler. "Işınlanma" fikri kulağa bir ulaşım devrimi gibi gelir. Ancak Kuantum Mekaniği, ışınlanmaya izin verirken, beraberinde tüyler ürpertici bir kural koyar: No-Cloning (Kopyalanamazlık) Teoremi.
Bu teorem, bilinmeyen bir kuantum durumunun ($|\psi\rangle = \alpha|0\rangle + \beta|1\rangle$) mükemmel bir kopyasının çıkarılmasını üniter operatörlerin doğası gereği matematiksel olarak kesin bir dille yasaklar. Bilgiyi A noktasından B noktasına aktarabilirsiniz, ancak bu işlem sırasında A noktasındaki orijinal bilgi yok olmak zorundadır.
Eğer bir gün teknoloji, bir insan bedenindeki trilyonlarca atomun kuantum durumunu okuyup Mars'a ışınlayacak seviyeye gelirse, bu işlem bir "Kopyala-Yapıştır" değil, ölümcül bir "Kes-Yapıştır" (Cut & Paste) işlemi olmak zorundadır.
Cihaz, bedeninizi molekül molekül okurken orijinal bedeninizi fiziksel olarak parçalamak ve yok etmek zorundadır. Mars'taki makine ise bu veriyi alıp, oradaki hammadde ile sizi molekül molekül yeniden inşa eder. Mars'ta uyanan kişi, sizin anılarınıza, karakterinize ve bilincinize sahip olduğunu iddia edecektir. Ancak o gerçekten siz misiniz?
Orijinal "siz", Dünya'daki makinede yok edilirken bilincini sonsuza dek kaybetti. Mars'ta gözlerini açan şey, tamamen yeni atomlardan oluşan kusursuz bir kopyadır. Kuantum ışınlanma, evrendeki en hızlı seyahat yöntemi gibi görünse de, aslında ardında sayısız ceset bırakan kusursuz bir intihar ve klonlama döngüsüdür.